en_US
en
 
 

Kategoriler

 
 

Son yazılar

 
 
 
 

© Copyright 2015 BY Fehim Aksac.  All rights reserved.

 
off
Mobile View
Desktop View
 
 

Edepsizlerin edepten, vicdansızların vicdandan, Allah'tan korkmayanların da Allah'tan bahsetmesi kadar acı birşey yoktur.

 
 

Mega Grup Bilişim; TC Kanunlarına ve Evrensel network Marketing etik değerlerine %100 riayet ederek hizmet vermektedir. Sözleşmelerimizde yer alan kurallarımızı titizlikle incelemenizi tavsiye ederiz.

 
6827
Anasayfa
Fehim Aksaç, Yaşadıgınız Hayat Sizin Tercihiniz, Kendi İşinizin Sahibi Olmak, Korkmayın, Küçüçük Bir Karar, Hayatınızı Sonsuza Dek Degistirebilir, Tercih Yapın, Esaret mi! Cesaret mi?
NM de en çok kim kazanır ? Korkmayın! Kendi İşinizin Sahibi Olmak. Yaşadığınız Hayat Sizin Tercihinizdir.
PreviousNext

Fehim AKSAÇ

Mastermind / Amerika.

Fehim AKSAÇ

Mastermind / Amerika.

 
 
 

NM’de En Çok Parayı Kim Kazanır ?

Kendi İşinizin Sahibi Olmak

Yaşadığınız Hayat Sizin Tercihinizdir

Network Marketing sektörü için “en çok parayı ilk girenler kazanır.”, “işe sonradan dahil olan önceden dahil olandan fazla kazanamaz.”, “bu bir piramit sistemdir”, “üsttekiler kazanır alttakiler kaybeder” gibi aşağı yukarı aynı anlamı taşıyan iddia ve itirazlar olmaktadır. Bu gibi soruların cevabı bilinmediği takdirde şüphe getirir, cevapları bulunduğunda ise Network Marketinge hayran bıraktırır.

Birçok iddia ve itirazda olduğu gibi bunda da genel iş hayatını ve Network Marketingi karşılaştıracağım ve göreceksiniz ki sonuç çok şaşırtıcı..Network Marketinge şekil üzerinde bakıldığı zaman bir piramit sistem oluşuyormuş ve üsttekiler daha fazla kazanıyormuş gibi gözükür. Fakat işleyişte bu durum asla oluşmaz. Kimi çok çalışır, 

Network Marketing Sistemi bir çok alanda insan hayatına değer katar. Ama ne yazık ki işin mantığını bileyen ve iş hakkında yeterince bilgiye sahip olamayan insanlar işin sadece para boyutunu düşünürler. Oysa ki Network Marketing Sistemi’nin paradan çok daha önemli kazanımları vardır. Bu makalemde sadece bu kazanımlardan bir tanesine değineceğim.Herhangi bir işte çalıştığınız zaman bu bir devlet dairesi de özel  bir şirket de olabilir her zaman  sizden daha üst makamda birileri vardır. Ve ne yazık ki onların emirlerine maruz kalırsınız. Yani onların ağız kokusunu çekmek zorunda kalırsınız. İşin tuhaf kısmı üst makamlarınıza karşı her zaman haksızsınız.  Bir sürü haksızlıklara maruz kalacaksınız. Çünkü başkasının yükselmesi sizin düşünüze bağlıdır.

Network marketing firmaları tüm insanlara eşit fırsatlar sunar. Herkes eşit şartlarda bu işe başlayıp kazanç elde edebilir. Bazı insanlara bu iş (Network marketing) sunulduğunda bunun hayatlarını değiştirecek fırsat olduğunu görürler.Ve bu fırsatı değerlendirirler.Bazıları da bunu ya görmezler ya da görseler de başaracaklarına inanmadıkları için başlamazlar.Her iki taraf da aslında haklıdır.Neden mi? Çünkü Henry Ford şöyle der:” İster yapabileceğinize,ister yapamayacağınıza inanın her iki durumda siz haklısınız.”

İşi sunduğunuz kişi büyük bir ihtimalle sabah 9’da işe gidip, akşam en erken 5’te eve gelen biridir.(Herkese ve her mesleğe saygım sonsuzdur, amacım kimsenin mesleğini kötülemek değildir.)

 
 
 

Son Yazılar

Network Marketing ve İşsizlik

Türkiye’de işsizlik maalesef %14 lere kadar geldi. İşsiz sayısı şuan 3.5 milyonu aşmış durumda ve bu sayının artacağı belirtiliyor…

Network Marketing sektörünün buradan hareketle çok daha aktif olması gerektiğini düşünüyorum. Gerek şirket bazında gerekse bireysel distribitörler bazında. İnsanlarımızın bir çoğu network marketing sektörünün kendilerine ihtiyaçlarını duydukları ekonomik özgürlüğü sağlayabileceğinden habersizler. Tabi ki bu işe giren herkes başarılı olacaktır demiyorum. Bu insanlar içinde istediği hedeflere ulaşanlarda olacaktır ulaşamayanlarda. Ancak bunu denemeden bilemezler.

Neden MLM?

“Bir an için zaman ve paranın yaşamınızda bir sorun olmadığını hayal edin.

Her sabah çocuğunuzu okula götürdüğünüzü hayal edin… ve çok çalışmak zorunda olduğunuz için bir okul gösterisini ya da futbol maçını asla kaçırmayacağınızı hayal edin.

Golf oynamaya zaman ayırmak için işinizde planlama yapmak yerine, iş için golf oyununuzda planlama yapabildiğinizi hayal edin.

Popüler Yazılar

Korkmayın!

Evet korkmayın hiçbir faniden. Hayallerinizden, hedefinizden, insanlardan, sevmekten, aşık olmaktan, saygı duymaktan, ağlamaktan, ölmekten, en iyi bildiklerinizi birilerinin eleştirmesinden, zararsız çılgınlıklarla kaçamak yapmaktan korkmayın. Hız treni misali hayat bir çırpıda gelip geçiyor. Bunu dolu dolu ve güzel yaşayıp geride kalan her gün için gözyaşı dökmemek için harekete geçin. Kim bilir belki de çok güzel yaşıyorsunuzdur. Eğer öyleyse sizi tebrik ederim. Çünkü bunu çok az insan yapıyor. Oysa ne kadar da kolaydır insanın kendi hayatını mahvetmek ya da güzelleştirmek.   Tamam kabul, hiç kimse Polyanna olmak istemez.Ama size Polyanna olun demiyorum ki. Sadece korkmayın hayattan ve yaşamaktan. Ne olursa olsun kendi kendinizin arkasında durun. 

 
 
 
 
 
 
 

Başarılı olmak mı zordur, karakterli olmak mı?


Başarılı bir insan olmak mı zordur, karakterli bir insan olmak mı?


Hangisi daha zordur; başarılı bir insan olmak mı, karakterli bir insan olmak mı? Karakterinden taviz vermeden başarılı olmak isteyenler ne yapmalı?


Eski Türk filmlerinde, fakirler ve başarısızlar gururlu, zengin elitler ise konforu için gururunu ayaklar altına serebilen, gururu eksik tipler olarak tarif edilir.


Yeşilçam filmlerinde nedense onur için başaranlardan çok başarısı için onurunu satan kişilikler yaygındır. Eski Türk filmleri, kaybedenleri yanına çekmek için kazananları kötülemeyi iş edinmiş haldedir.


Yoksullar fakir oldukları için mi gururludur yoksa gururlu oldukları için mi fakirdir?

Türk filmlerindeki klişe başarı kalıplarından biri “fakir ama gururlu genç”tir.

Bu genci ne zaman görsem, aklıma hep aynı soru takılır. Yoksullar fakir oldukları için mi gururludur yoksa gururlu oldukları için mi fakirdir?

Gözlemlediğim kadarıyla, büyük başarılar da, büyük başarısızlıklar da insan karakterini bozma eğilimindedir. Çünkü ikisinde de ortalamadan ciddi oranda sapma yaşanır. ortalamanın dışına sapmak, standardı, kriteri ve geleneği olmayan bir alanda yaşamaktır. Bu da karakterin görüş mesafesini kısaltır.

Her ne kadar eski Türk filmleri insanların başarılı olmak için karaktersizleşmesini vurgulasa da, gerçek hayata baktığımızda aksine, işinde başarılı olmadığı için karakterinden ödün vermek zorunda kalan insanlarla karşılaşmamız daha yüksek bir ihtimal.

Karakterli olmanın temeli, bir işi en iyi şekilde yapmaktır. İşinde en iyi olanlar taviz vermek zorunda kalmazlar. Donanımlarının kat be kat üstünde (b)eklentileri olanlar ise en fazla tavizi vermek zorunda olanlardır.

Peki, başarıya yaklaşırken kendinden uzaklaşmamak için ne yapmalı? Büyük insan yolunda giderken iyi insan olmayı unutmamak için, ben kendim için 5 M yasası belirlemiştim.

1. Mertlik.


2. Merhametlilik.


3. Minnettarlık.


4. Mütevazılık.


5. Menfaatperest olmamak.


Mertlik, özü sözü, içi dışı bir olmak demek. Bir insanın yüzüne söylemediğini gıyabında söylememek demek.

Merhametlilik, acıma duygusunu korumak demek. Daha zor durumdaki birine elini uzatmak için aşağıya eğilmekten yüksünmemek demek.

Minnettarlık, kendisine veya insanlığa iyilik etmiş kişileri unutmamak, onlara duyduğu derin borçluluk duygusunu onlara ifade etmek demek.

Mütevazilik, bir görüntü yaratmaya değil, güçlü bir gerçek yaratmak demek. Kendini olduğundan daha aşağıda sunanlar da, daha büyük gösterenler de eşit derecede manipule edicisidir. Aslolan, başkalarının hoşuna giden bir görüntü yaratmak değil, güçlü bir gerçek yaratmaktır.

Menfaatperest olmamak, ilkeleri ile menfaatleri çatıştığında hayır diyebilmektir. Şu hayatta öğrendim ki, bir insan başka insanlardan “evet” cevabını aldıkça başarılı olur ama insanı büyük yapan bazen güçlü bir şekilde “hayır “ diyebilmesidir. Başkalarını ikna edip evet aldıkça başarılı, çok yararımıza da olsa, uygunsuz bir şeye hayır dediğimizde büyük oluruz.

Hayat oyununu kazanmaya çalışırken kalbiniz sertleşebilir. Her gün nasıl ellerinizi yıkıyorsanız, periyodik olarak kalbinizi de yıkamalısınız.

Beyin ve kalp temizliği için ne yapmalı?

Evimde iki bilgisayar var. Biri internete bağlı, diğeri değil. Birine dışarıdan dosya alınıp verilebiliyor, diğerine ise hiçbir bilgisayarla etkileşime girmiyor. İnternete bağlı olmayanda kitap yazıyorum. İnternete bağlı olanla dünyayla iletişim kuruyorum.

İnternete bağlı olan bilgisayarı beynime benzetiyorum. Beynimin sanırları yoktur, o her şeyi keşfetmeye çalışır. Beynim, her türlü bilgiyi inceler, analiz eder ama bu sırada kirlenir.

Kalbim ise dünyaya kapalı bilgisayarım gibi izoledir. Kirlenmemek için, fazla etkileşime girmez. Kirlenmez ama genişlemez de. Seçiciliği onu sınırlandırır.

İnsanın içini en fazla karartan durumların başında, insanlığa olan inancını kaybettiği anlar gelir.

Bu tür zamanlarda favori metnim Kenneth M. Keith’in yazdığı 10 kurallı metindir.

İşte o metin.

SEN YİNE DE DOĞRUSUNU YAP!


1. İnsanlar çoğu kez makul değildir, mantıksız ve bencildirler. Onları yine de sevin!


2. İyilik yaparsanız, insanlar sizi bencillikle, gizli amaçlara sahip olmakla suçlayabilirler. Yine de iyilik yapın!


3. Başarılıysanız, sahte dostluklar ve gerçek düşmanlıklar edinebilirsiniz. Siz yine de başarılı olun!


4. Bugün yaptığını iyilik yarın unutulacaktır. Siz yine de iyilik yapın!


5. Dürüstlük ve açık sözlülük yüzünden kırıcı sanılabilirsiniz. Siz yine de dürüst ve açık sözlü olun!


6. En büyük “büyük düşünen kadın ve erkekler”, en küçük “küçük düşünen kadın ve erkekler” tarafından alaşağı edilebilirler. Siz yine de büyük düşünün!


7. İnsanlar güçsüz insanlara merhamet eder ama yine de güçlüleri izlerler. Siz yine de gerektiğinde birkaç güçsüz adına savaşın!


8. İnşa etmeye yıllarınızı verdiğiniz bir şey bir gecede yıkılabilir. Olsun, siz yine de inşa edin!


9. Yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım ettiğinizde onların şaşırtıcı saldırılarına maruz kalabilirsiniz. Siz yine de yardım edin!


10. Dünyayı daha iyi bir yer yapmak için bir şeyler yaptığınızda tekmeyi yiyebilirsiniz. Siz yine de dünya için elinizden geleni yapın!



Yazım yılı: 2010
Yazar: Mümin Sekman

Kaybetmek için doganlar ile kaybetmemek için doganların farkı nedir?

Kaybetmek için doğanların 10 ortak özelliği

Bir filozof, “Hayat doğduğumuzda hepimize bir mermer bloğu verir. Bazılarımız ondan güzel bir heykel yaparız, bazılarımız ise hoyratça peşimizden sürükleyip paramparça ederiz” demişti.

Kaybedenler de kazananlar gibi benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Bazıları Leonard Cohen’in deyişiyle ‘görkemli kaybeden’dir. Bazıları ‘yokluğu anlaşılmaz’dır.

Bazıları kaybederken başkalarına da zarar verir. Bazıları ise ‘sadece kendine zararlı’ kaybedendir. Kazananlar gibi kaybedenler de, ‘felsefeli kaybedenler’ ve ‘felsefesiz kaybedenler’ diye ikiye ayrılabilir.

Kazanmak gibi, kaybetmek de bağımlılık yapabilir. Kaybetmişliğiyle barışmanın ötesine geçip, kaybetmeyi kimlikleştirmek de mümkündür. Bu bağlamda ‘param yok’ demekle, ‘ben fakirim’ demek arasında dağlar kadar fark vardır. Kaybetmeyi kimlik haline getirmek, -ki bunun Türk usulü versiyonu arabeskleşmedir- kaybetmeyi kalıcı ve ‘sürdürülebilir’ hale getirir.

Hiç kimse durduk yerde kaybeden olamaz. Kaybeden olmak için de bazı şekillerde düşünmek, bazı şekillerde davranmak, bazı şeylere inanmak gerekir. Kaybeden olmanın da yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi vardır. Kaybetmek için doğanlar pek fark etmeseler de, kaybetmek için de çaba harcamak gerekir!

Peki hayat oyununda kaybetmeye yatkın insanların, düşünce ve davranışlarında sıklıkla karşılaşılan ortak özellikler nelerdir?

1- İç disiplin yetersizliği

Başarısız insanların birinci ortak özelliği, irade gücü zayıflığıdır. Kendini içinden disipline ederek, bir amaca doğru harekete geçirememek bu insanların en büyük eksiğidir.

İrade gücü, insanın kendi iç güçlerini bir mercek gibi toplayıp, bu gücü bir amaca yöneltmektir. İradesi zayıf olduğu için kendini kontrol edemeyenlerin, olayları ve diğer insanları yönetmesini beklememek gerekir.

2- Zaman kullanım bilincinde zayıflık

Başarılı ya da başarısız herkesin 24 saati vardır, farkı yapan bu zamanı nasıl kullandıklarıdır. Başarmak istediği işleri, bir zaman çerçevesine oturtup, yani ‘işleri takvime bağlayıp’ sonra da kendini o programına göre denetleyenler, iyi bir kişisel organizasyon sistemi kurmuştur.

Belli bir amaç ve yön duygusuyla hareket etmeyenler, zamanının değerini de bilemez. Yapılacak işleri olanlar için zaman geçer, bir amacı olmayanlar içinse zaman döner! Sabah olur, öğlen olur, akşam olur, tekrar sabah olur!

3- Başarıyı dış faktörlere bağlama eğilimi

Bernard Show ünlü esprisinde, “Başarı tamamen şansa bağlıdır, inanmıyorsanız başarısızlara sorun!” der. Başarısızların, hayatlarındaki sonuç-ları kendi karar ve seçimlerine bağlamak yerine, kader, kısmet, şans ve şartlar gibi dışsal faktörlere bağlama eğilimi yüksektir.

Egolarını savunmak ve öz saygılarını korumak için, başarısızlığı “Rüzgar karşıdan esiyordu, hakem karşı tarafı tutuyordu” gibi dış faktörlere bağlarlar. Bu tutumun tehlikesi nedir? İnsanlar başkalarını ve şartları çok fazla suçlarsa, öğrenmeye zaman bulamaz.

4- ‘Saydı’ tipi düşünmeye yatkınlık

Başaranlar, önlerindeki şartlardan nasıl başarılı bir sonuç çıkarabileceklerini düşünür. Başarısızlık merkezli düşünenler ise, ‘başka şartlarda olsa-lardı’ neler yapabileceklerini anlatıp durur. Bu ‘saydı’ tipi düşünmedir. Bu tür kadınlar, ‘erkek doğsalardı’ neler yapabileceğini anlatırken, bu tür erkekler ‘kadın doğsalardı’ neler yapabileceklerini sayıklar.

Daha ilkokula bile gitmemiş olan İbrahim Tatlıses, “Urfa’da Oxford olsaydı, biz de giderdik” der! Kısacası, başarı sonuç alır, sevinir ve susar. Başarısızlık konuştukça konuşur. Çünkü elinden iş gelme-yenlerin, dilinden çok söz gelir! Cenap Şahabettin’in deyişiyle “Yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok gürültü çıkarır.”

5- Arabeskleşmeye yatkınlık

Başarısızlığa götüren tavırlardan biri de arabesk düşünmeye yatkınlıktır. Arabesk hayat görüşü sürekli bir ‘başarısızlık beklentisi’ içindedir. Kendini ‘bela paratoneri’ gibi görür.

Arabesk söyleyerek başarılı olunabilir ama arabesk bir dünya görüşüyle başarıdan başarıya koşmak pek mümkün değildir. Arabesk tavırlılar, söylemek yerine söylenmeye yatkın; anlatmaktan çok alınmaya eğilimlidir. Sürekli bir ‘kurban psikolojisi’ içinde kıvranır. Eziklik ile ezme içgüdüsü arasında savrulur, ‘doğru dozda tavır’ sorunu yaşarlar.

6- Atalet ve tembelliğe yatkınlık

Bir şeyi yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Onu niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi de biliyorsunuz. Yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. Elinizi kolunuzu bağlayıp, yapmanızı engelleyen birileri de yok.

O halde sizin içinizde olup, sizi durduran nedir? Atalet!

Atalet, miskinlik, tembellik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yılgınlık demektir. Kaybedenlerin ana ruh hali, tembellik ve atalet psikolojisidir.

7- Kaybetme korkusundan kazanmaya kalkışmama

Bİr araştırma insanların “Ya başaramazsam” diye korkanlar ve “Ya başarırsam” diye korkanlar diye ikiye ayrıldığını göstermiştir. Pek çok insanda, başarısızlık korkusundan çok ‘başarı korkusu’ olduğu ortaya çıkmıştır.

Başarı korkusu, bazı kişiler-in başarılı olunca samimiyetlerini kaybedeceklerini, arkadaşları tarafından eskisi gibi sevilmeyeceklerini, ‘insanların onlara çıkarları için yaklaşacağını’ düşünüp, başarıdan uzak durması demektir.

Önemli bir diğer grup ise, ‘ya başarılı olduktan sonra zirvede kalamaz, gördüğümden eksik yaşarsam’ kaygısıyla başarıdan uzak durmaktadır. Kısacası, başarısızlar hem ‘ya başarırsam’dan, hem de ‘ya başaramazsam’dan korkarlar!

8- Psikolojik iç sabotajlara yatkınlık

Başarısız insanların beyninde, psikolojik iç sabotaj mekanizmaları bolca bulunur. Beyinleri adeta şizofrenik bir ikiye bölünmüşlük halindedir. Bir tarafları inşa ederken, diğer tarafları imha eder. Bir tarafları ileri iterken, diğer tarafları geri çeker.

Neyin doğru neyin yanlış olduğu, neyin ileriye götürdüğü, neyin geride bıraktığı konusunda net değillerdir. Başarı konusunda derin bir kafa karışıklığına sahiptirler. Kafası net olmayan insanların, eylemleri de net olmayacaktır. Nazımın bir deyişini biraz değiştirirsek, “Bana kafanızın içinde başarının net bir resmini yapabilir misiniz?”

9- Kendini geliştirmeye kapalılık, kurnazlığa yatmak

Azgelişmiş insanların, katakulli kapasitesi çok gelişmiş olur! İşini en doğru ve verimli şekilde nasıl yapacağına kafa yormak yerine, önce o işin kurnazlığına kafa yormak, tipik bir ‘azgelişmiş başarısız insan’ tavrıdır. Bu tür insanlar, ülkemizde çoğunluk olduğu için, yaygınlıktan gelen rahatlığa sahiptirler. Kurnazlık, otoriter ve azgelişmiş toplumlarda yaygındır.

Ege Cansen’in deyişiyle ‘bilgi açığını kurnazlıkla, beceri yetmezliğini ise kabadayılıkla kapatma’ eğilimi başarısızların karakteristiğidir. Başarısızların çoğu yeni şeyler öğrenmeye kapalı bir zihin yapısına sahiptir. Hayat ve başarı üzerine yeni şeyler öğrenmektense, kendi arabesk ezberlerini tekrarlamayı tercih ederler. Yaşadıkları olaylardan çıkardıkları dersler bile, daha önce çevreden duydukları kulaktan dolma fikirlerdir.

10- Başarı hakkında yanlış yargılara sahip olmak

Başarılı insanlar ‘başarının sırrı’nı bilir. Başarısız insanlar da bilir! Arada bir fark vardır, başarısızlar yanlış bilir! Daha da kötüsü, bazıları doğrusunu bilmek de istemezler! Çünkü başarının kendi ellerinde olabildiğine inanmak, insanı sorumluluk altına iter. Nasıl başaracağını öğrenip hayatının sorumluluğunu taşımak yerine, kişisel gelişim kitaplarını ve yazarlarını suçlamak çoğu insana daha kolay gelir.

Başarı da, futbol ve siyaset gibi, hemen herkesin fikir sahibi olduğu ama çok az insanın birinci sınıf bilgi sahibi olduğu bir alandır. Beynimiz başarı hakkında hurafeler ve ‘leylek hikayeleri’yle dolu. Başarısızların, yapması gereken ilk şey, başarı üzerine yeni şeyler öğrenmek değil, başarı hakkında bildiklerinin bazılarını unutmaktır!




Yazar: Mümin Sekman

Ataleti ve Tembelliği Yenmek


Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır siklet boks şampiyonu olurdum” dedi.


Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif siklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”


Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?

Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. Isterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yada eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.


Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?


Sizi durduran “atalet”tir.


Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.


“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz? Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama seviçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!


Türkiyede en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir? Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlard: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve coçuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, TV’ aşırı düzeyde seyretmek, tasarrup yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.


Insanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar?


Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir.
Bununla birlikte temel nedenler şunlardır:


Hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.


Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:


1. Iç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini yada görev tanımlarında yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.


2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.


Ilk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.

Insanlar ataletten neden kurtulamıyor? Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. Ikinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.

Ataletin ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.


Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan aşamalı şekilde oluşmalarıdır.

Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. Ikinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur.

Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye caşlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.

Insanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada ertık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada birşeyler yapmaya başlar.

Insanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:

1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)


2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)


3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)


4. Yapmayan ve bilmeyenler (baarısız kişiler)


Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.

1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.

2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “Üşenmeyin, Ertelemeyin, Vazgeçmeyin”. Atalet düşmek istiyorsanız önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!

3. Umutlarınızı yüksek sabit giderlerinizi düşük tutun. Atalete düşmek istiyorsanız umutlarımız düşük, sabit giderlerinizi yüksek tutun!

4. Geniş düşünün, dar başlayın, çabuk bitirin. Atalete düşmek istiyorsanız “dar düşün, geniş başla, geç bitir” tarzında çalışın!

5. Her alanda birşeyler öğrenin, bir alandaki her şeyi öğrenin. Atalete düşmek istiyorsanız her alanda yüzeysel birşeyler (“televole bilgileri”) öğrenin.

6. Panonuza şu soruyu yazın: Bugün yapmadıklarımın gelecekteki sonuçları neler olacak?

7. Hayatta başınıza gelen olaylardan daha çok, o olaylara verdiğiniz anlamların sizi atalete düşürdüğünü unutmayın. Önemli olan size neler olduğundan daha çok sizin nasıl biri olduğunuzdur.

8. Eyleme geçmek için mükemmel hale gelmeyi beklemeyin. Özellikle küçük işlerde kervanı yolda düzeltecek şekilde harekete edin.

Yazar: Mümin Sekman


Bulduğundan daha iyi bir dünya bırakmak.

Hatırlar mısınız, çocukken ne büyük iyilik hayallerimiz vardı? İnsanlığın iyiliği için bir şeyler yapıp, bazı insanların “kahramanı” olacaktık! Ne yazık ki, biz büyüdükçe bu hayallerimiz küçüldü…

O zamanlar çocuktuk, büyük iyilikler yapmaya isteğimiz vardı ama imkanımız yoktu. Sonra büyüdük imkanlarımız oldu ama bu defa koşuşturmalı hayatımızın yarattığı iç gürültüden isteğimizin o masum iç sesini duyamaz olduk.

İnanıyorum ki, her insanın içinde bir iyilik içgüdüsü bulunur. Bu içgüdü, onu tatmin edecek bir şeyler yapma ihtiyacı yaratır. Bu ihtiyaç, yemek yeme ya da su içme gibi insanın içinde bağırmaz, tatmin için insana baskı yapmaz. O insanın içinde vakur bir şekilde durur. Çığırtkan değil, soylu bir ihtiyaçtır o. Onun sesini duymak için kulak vermeniz gerekir.

İçinizdeki iyilik yapma ihtiyacınız gidermek için ne yapıyorsunuz? “Ben iyi bir insanım” inancınızı beslemek için ne yapıyorsunuz? Bir düşünüre göre, “karşılığını veremeyecek birine bir iyilik yapmadıkça, mükemmel bir gün yaşamış sayılmazsınız…”

Bu kritere göre günlerinizi saysaydınız, “iyilik yaşınız” kaç çıkardı?
Kötülük yapmamak iyi olmak için gereklidir ama yeterli değildir.

İyilik ile kötülük arasındaki ilişkiyi düşününce, çoğu insan kötülük yapmayınca, iyi insan olduğunu düşünür. “Başkasına kötülük yapmıyorum, o halde iyi bir insanım” der.

Oysa kötülük yapmamak iyi olmak için gereklidir ama yeterli değildir. İyi insan olmak, iyilik için “aktif bir çaba” göstermeyi de gerektirir.

Başkasına yaptığımız iyilik, bir yönüyle kendimize yaptığımız iyiliktir. Ruhsal gelişim için, insanın içindeki iyilik yapma/katkıda bulunma ihtiyacını periyodik olarak tatmin etmesi gerekir. “Ben iyi bir insanım” algınızın canlı kalması için, periyodik kanıtlarla beslenmesi de gerekir.

Bütün bu konuları bana düşündüren olay, Gülben Ergen ve “saz arkadaşlar”ının “Çocuklar Gülsün Diye:)” kampanyasıydı.

Bir çocuğun yüzünü güldürmek, metaforik olarak bir bitkinin çiçek açmasına benzetilir. Bir bitki çiçek açarken, içindeki enerjiyi ve estetiği ifade eder. Bitki çiçeğinde, rengini, kokusunu ve kimliğini gösterir. Bir çocuğun yüzüne bir gülücük kondurmak da, onun ruhunda çiçek açtırır.

“Çocuklar Gülsün Diye:)” projesini önemsiyorum. Çünkü sanat dünyasında ilk defa bu kadar kapsamlı ve kurumsal bir iyilik çabası görüyorum. İşlerini yarım elle tutmuyorlar, bir iyiliği “başarıyla” yapmanın gereği neyse, onu yapıyorlar.
Tek bir kişi bile olsa, birilerinin siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını bilmek…

Gülben Ergen ve dostlarının bu projesini gördüğümde, Emerson’un o meşhur başarı tanımı geldi aklıma:

“Başarı; çok ve sık gülmek, çocukların sevgisini ve akıllı insanların saygısını kazanmak, içtenlikli eleştirilerin kıymetini anlamak ve kötü arkadaşların yoldan çıkarma girişimlerine dayanabilmek, güzeli anlamak, başkalarında en iyiyi bulmak, sağlıklı bir çocukla, güzel bir bahçe ya da saygın bir sosyal durumla biraz daha iyi bir dünya bırakabilmek, hatta bir tek kişi bile olsa birilerinin siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını öğrenmektir.”

Tek bir kişi bile olsa, birilerinin siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını bilmek… Çocukların sevgisini kazanmak… Daha iyi bir dünya bırakabilmek… “Çocuklar Gülsün Diye” projesinin ruhunun ifadeleri olsa gerek.

Başarı ile iyilik arasındaki temel karşıtlık şudur: Başarı kendi istediğini elde etmektir, iyilik başkalarının yararına olanı istemektir. Başarı iyiliğe dayanmak zorunda değildir ama iyiliğe dayandığı ölçüde sürdürülebilir olur.

Başkasının yararına olanı istemek…

Bir süre önce, başarı, mutluluk, zenginlik, iyilik gibi temel kavramları içeren tek cümlelik bir tanımlar oluşturmaya çalıştım.

La Fontain’in bir cümlesinden yola çıkarak, temel kavramları birer cümleyle tanımlamaya çalıştım.

Başarmak, istediğini elde etmektir.
Mutluluk, elde ettiğini sevmektir.
Bilgelik, neyi istemesi gerektiğini bilmektir.
İyilik, başkalarının da yararına olanı istemektir.
Erdem, istememesi gerekeni reddetmektir.
Zenginlik, imkanıyla orantılı istekler edinmektir.


Yazım yılı: 2010
Yazar: Mümin Sekman


Pozitif Bakıs Açısı

Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:”Bunda da bir hayır var!

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.  Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

“Bunda da bir hayır var!” Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

“Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?”

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.

Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarini bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.

Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. “Haklıymışsın!” dedi.

“Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi.”

“Hayır” diye karşılık verdi arkadaşı.

“Bunda da bir hayır var.”

“Ne diyorsun Allah aşkına?” diye hayretle bağırdı kral.

“Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir.”

“Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!…”


​Alıntı

Basarılı Olmada Dikkatin Rolü


Hayatın her alanında dikkatli olmak gerekir. Ancak dikkatimizi nerede ve ne zaman toplayacağımızı bilmek zorundayız. Uzmanlar sadece akademik anlamda değil, yaşamsal anlamda da dikkatin önemini vurguluyor.


Gündelik yaşamda, kendimize olduğu kadar çevremizdekilere en sık tekrarladığımız uyarılardan biri ”dikkatli olmak”tır. Yeni girdiğimiz bir ortamda ilk nereye yöneleceğimize, nerede durup, nerede hareket edeceğimize kısa bir ”seçici dikkat” evresinden sonra hemen karar veririz. Karanlık bir ortamda ”pür dikkat” kesiliriz. Yarış öncesi sporcuların start alışlarındaki ”olağanüstü dikkati” heyecan içinde izleriz.


Biliriz ki; yarışçı startı önce de alsa, geç de kalsa yarışı kaybeder. Heyecanlanınca söyleyeceklerimizi unutur, bu yüzden ”dikkatimizden kaçırdığımız” fırsatlar adına yaşam boyu hayıflanırız. Ancak, çocuklarımızın ”dikkatsizlik hataları” ile kaybettikleri sınavlarda, ”heyecandan bildiklerini unutmalarını” bir türlü affetmeyiz. Bir korna sesinin sağdan mı soldan mı geldiğine anında karar verir, canımızı kurtaracak biçimde sağa sola yönelerek kaçarız. En affedilmezi ise; ”dikkatsizliklerimiz” yüzünden kaybettiğimiz canlara rağmen, dikkatli olmayı ne kadar istesek de, yine de tam olarak başarılı olamamamızdır.


Ne olduğunu bilmiyoruz


Başaramayız. Çünkü dikkat nedir? Nasıl olur? Nasıl kaybedilir? Kaybedildiğinde neler olur? Kaybetmemek için ne yapılır? Bunları araştırmaz, sormayız. Hem sormaz, öğrenmez; hem de olur olmaz, bilir bilmez ahkam keseriz. Öğretmen çocuğumuzun dikkatsiz ve hiperaktif olduğunu ve bu nedenle sınıfın düzenini bozduğunu söylediğinde; bunun ne demek olduğuna kafa yormadan, üstelik sonunun nereye varacağını hiç düşünmeden çocuğumuzun yanında öğretmeni aşağılarız.



Dikkat sayesinde olup bitenin, tehlikeli ve faydalının farkına varılır ve yararlıya yaklaşma, zararlıdan uzaklaşma davranışlarının ortaya çıkması mümkün olur. Bu şekilde yaşam devam edebilir. Ayrıca, fırsatlar yakalanır ve en üst seviyede çevreye uyabilme şansı elde edilir.


​Alıntı